Ust bolum
 




|


Team DEJAVU

|


Bize göre bu tür yarışların en keyifli anları İp etaplarında geçer

|


'Çayağzı' İp etabı

|


'Çayağzı' İp etabı

|


Kano etabı

|


Koşu etabı

|


Sabah 05.30 gibi yoğun sis altında start aldık.

|


Yavaş yavaş güneş yüzünü göstermeye başladı ve içimizi ısıttı

|


Ve Finiş…

|


İlker de hala biraz enerji kalmış olacak ki tırmanma duvarına çıkmadan rahat edemedi.



 

4.Trophy Coliseum by Macera Akademisi Macera Yarışı

Dejavu, Mayıs 2009

BİR DEJAVU HİKAYESİ

Yaklaşık 3,5 senedir, Team DEJAVU olarak hayatımızın ‘’vazgeçilmezleri’’ arasına koyduk macera yarışlarını. Macera Akademisi ve Coliseum işbirliği ile 2-3 Mayısta yeni bir macera yarışı yapılacağını öğrendiğimiz andan itibaren, sabırsızlıkla dolu bir heyecan kapladı bizi. Hemen programımızı yaptık. Bu tür macera yarışlarında kişi ‘’kendisi’’ ile sürekli yarış içinde oluyor. Tek rakibiniz kendinizsiniz. Hep bir önceki yarıştan daha iyi bir performans beklersiniz kendinizden. Bunun için ise daha çok çalışmalı, daha çok antrenman yapmalısınız.

Biz 1,5 ay boyunca her hafta sonu için antrenman günlüğü çıkarttık. Cumartesi sabah 05.00 de yola koyulup pazar akşamı eve dönüşler planladık. Amaç; gece çadırla kamp yapabileceğimiz bir bölgede hem koşu hem kano yapabilmek, hem de MTB kullanabilmekti. Başardık. Iyi hazırlandık. Ama son gece her yarıştan önceki klasik durum değişmedi. Malzeme hazırlıklarımız sabah 03.00 gibi bitti. Cumartesi sabahı kahvaltıdan sonra, planımız doğrultusunda hazırlandığımız yarışa doğru yola koyulunca çocuksu bir telaş ve heyecan duyuyorduk. Kendimize güvenimiz sonsuzdu. Çok iyi hazırlanmıştık. Dik yokuşlar vız geliyordu. Ama yinede heyecanlıydık. J Amacımız elbette öncelikle parkuru sakatlanmadan eksiksiz tamamlamaktı. Ama dereceye girmekte hiç fena olmazdı yani.

Saat 08.00 de Acarkent Coliseuma ulaştık. Kayıt işlemleri,brifing derken nerdeyse start’a geç kalıyorduk. Önce TOFD için düzenlenen tartan pist özel koşu etabını tamamladık, ardından MTB’lere atlayıp bir miktar yokuş sonrası Acarkent’ten çıktık. Biraz sonra topraktaydık. Kendimizi artık daha bir yarışın içinde hissediyorduk. İp ve kano etabı için zaman sınırlaması vardı. Kaçırmak istemiyorduk. Patikalar arası ufak bir kestirme yaparken, belliki çalıların arasında güvende olduğunu düşünen bir yılanı tedirgin ettik. Korkup hızla yanımızdan uzaklaştı. Bizde ondan… J İlk nokta sendromu yaşamadan yola devam ettik. Ter içinde çıktığımız yokuşun sonunda öyle keyifli inişe geçtik ki baraj setindeki noktayı kaçırdık. Erken farkedip geri döndük.

Bir sonraki hedef ‘’Çayağzı’’ İp etabı. Bize göre bu tür yarışların en keyifli anları ip etaplarında geçer. Kale kalıntılarında ip merdivenden cumar yardımıyla çıkıp yan taraftan ip inişi yaptık.

Sonra kumsalda biraz koşturup kanoya atladık ve Riva deresine doğru küreklere asıldık. Nedense kanolarda bel desteği yoktur. Profesyonel kürekçiler için bu bir avantaj yaratıyor olabilir ama bizim gibi ayda yılda bir kano kullananlar için birer işkenceye dönüşür

Çünkü bir süre sonra bel ağrısından kürek çekemez hale gelirsin. Pes etmeye ramak kalır. Küreklere doğru asılamamaya başlarsın ve kano içine küreklerden su dolar. Islanır sırılsıklam olursun. Üşürsün. Kano ters yöne gidiverir. Ama eğer tempoyu yakalarsan, yön vermeyi öğrenirsen bu keyfin üstüne yoktur. Riva civarında bir çok kuş türü var.Özellikle yalıçapkını görmek insana kendini iyi hissettiriyor. Fazla ıslanmadan ve icat ettiğimiz ? bel destek sistemiyle belimiz ağrımadan kano etabını bitirdik.

Sırada koşu etabı var. Koşarken ve ara sıra yürürken fırsattan istifade soğuk sandviçlerimizi ve meyvemizi yedik. Kalan Powerade’leri içtik. Bir parça toparlandık. Koşu etabının noktalarını tamamlayıp bisikletleri almaya geri döndük. Ve MTB’lerimizle son noktaya doğru yola koyulduk. Yol boyu çete halinde dolanan köpekler yetmiyormuş gibi son noktaya ulaşmak için seçtiğimiz patikanın başında görmek istemeyeceğiniz dişleriyle, saldırgan bir köpek hoşgeldiniz diyordu. Çok sonra farkettik bağlı olduğunu. Yinede biz en sağdan yol alırken aramızda sadece bir kafa boyu mesafe kalıyordu. Belliki hiç hoşlanmamıştı macera yarışcılarından. Biraz yokuş sonrası çamur deryası başladı. Yola atlayıp önümüzde bir süre koşturan sincap yüzümüzde tebessüme neden olsada bacaklarımızın ağrısı bu tebessümü sadece anlık kılıyordu. Kollarımızda isyanlardaydı - ki tüm çamurlu parkur boyunca MTB’leri onlar taşıdı – neyseki sinir harbini beynimiz kazandı ve yola devam ettik. Gerçekten yorulmuştuk. Çamura razıydık ama bu başka türlü. Yapış yapış. Tekerin etrafında öyle bir katman oluşuyorki dönmüyor tekerler. Sırtlıyorsun bisikleti. Ağırmı ağır. Yürü yürüyebilirsen. Artık ara kampa ulaşmak için can atıyorduk. Hava iyice kararmıştı. Flaşörleri ve kafa lambalarını yaktık. Yolda Team Doruk’s ile karşılaştık. Aynı yoldan geri dönüyorlardı. ‘’En iyi yol bildiğin yoldur ‘’ diyerek. Çamurlu çıkıştan sonra son noktayıda almıştık. Çamurlu yolu geri dönmektense biz tercihimizi ileri gitmekten yana kullandık. Bu ciddi bir riskti. Daha kötü yollara girmeyeceğimizi kim bilebilirdi. Harita bu noktada pek de aydınlatıcı değildi. Ama bu bir macera yarışıydı ve biz karşımıza çıkabilecek her türlü maceraya hazırdık zaten. Biraz yol almıştık ki haritada olmayan bir asfalt yola bağlandık. Şans bizden yanaydı. Keyifle, son hızla, 1-2 takımı sollayarak indik Mahmut Şevket Paşa köyüne. Ara kampa ulaşabilmek için önümüzde çıkılacak koca bir tepe vardı ama yılmak yoktu. Ya rampa çıkıp inecektik yada yolu uzatıp Riva deresi etrafını dolaşacaktık. Son noktada karşılaştığımız takımlar etrafından dolaşmayı tercih etti. Biz kondisyonumuza güvenip ‘’aşarız bu tepeyi’’ diyerek vurduk kendimizi yokuşa. Bastık SPD’lere. O kadar yorgunluk üstüne birde yokuş çıkınca bize göre yüzyılın buluşu oluverdi SPD. J

Köpekler gece vakti daha cüretkar oluyor. Bilinç altlarında her ne varsa bisikletliler için pek iyi olmadığını söyleyebilirim. Bol bol saldırıya maruz kaldık ama hasar yoktu, yetişemediler. Daha bir asıldık pedallara. En büyük hayalimiz ara kampta köfte makarna ve sıcak kahve. Yol boyu konuştuk:’’ Köfte makarna bitmemiştir dimi? Bitmemiştir. Ya biterse??? Biter mi?...!! Hadi yetişelim.’’O gazla saat 21.50 de Bozhane köprüsüne ulaştık. Saat 22.00 civarında ara kampta olacaktık. Ama haritayı işaretlerken yaptığımız milimetrik bir hata yüzünden Riva deresinin yanlış tarafında ilerledik.

Ve doğruca Tarkanın çiftliğine ulaştık. Ara kampı karşıdan görünce hatamızı farkettik . Ne yazık ki bu hata bize pahaliya mal oldu. Olur böyle şeyler diyerek ulaştık ara kampa. Hemen ilk iş çadırımızı kurduk. Kuru ve sıcak kıyafetlerimizi, bayramlık giyen çocukların sevinci ve telaşına benzer bir halde geçiriverdik üzerimize. Sonra yemeğe.

Organizasyonun yemek işine el atması bu tür yarışlarda gerçekten lüks oluyor. Bilen bilir. ? Menüde köfte, makarna ve salata vardı. Hemen aldık . Üzerine kendi kumanyamızdan mısır ve ton balığı boca ettik. Minnettarlıkla yuttuk lokmalarımızı. Nasıl bir iştahla yediğimize kendimiz bile inanamıyorduk. Çook acıkmışız.

Gece yarısı, ertesi günün parkurunu planlamaya başladık. Ama baktık ki yorgunluktan kafa basmıyor ,bıraktık. ‘’Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur ‘’ diyerek tulumlara girdik. Takım arkadaşın aynı zamanda eşin olunca uyku tulumlarıda birleşen modellerden olabiliyor. Bu sayede tulum sizi daha sıcak tutuyor. Hemen yattık. Tabii komşu çadırlardan yükselen , yurttan sesler korosunun izin verdiği ölçüde uyuyabildik. Hani mümkün olsa bir filtreleme yöntemiyle sadece o güzelim kuş seslerini duymak istiyorduk, ama…

Yine de rahat ve sıcak bir üç saatten sonra saat 04.00 de uyandık. Geceden termos bardaklara koyduğumuz sıcak sular ılımıştı. Bir güzel içtik. Çadırı, uyku tulumlarını, matları vs. topladık. Yarış çantasındaki eksikleri tamamlayıp parkur planlaması yaptık. Bu sefer vaktinde hazırdık.

Sabah 05.30 gibi yoğun sis altında start aldık. Bitmeyen bir yokuşta bulduk kendimizi. Sisin arasından portakal gibi doğan güneşin tadını çıkaramadan ilk nokta için asfalttan ayrıldık. Sert bir parkurla başladık 2. güne. Bu nasıl bir çamur deryasıdır?

Git git bitmiyor. Dünden beter bir çamur. Bisikletleri taşımak çok yorucu. Birde üstüne dünden kalma ağrılar binince… Söylene söylene sırtlamış bisikletleri gidiyorduk. Bir yarış klasiği: ‘’Ne işimiz var burada? Şimdi evde film izleyebilirdik, maksat sporsa yokmu hiç salon sporu? Bizim zorumuz ne? Başka bir hobi bulamadık mı şu halimize bak , bırak yarışı bitirmeyi bu noktayı bile alamayacağız.’’ Alın size DEJAVU… her yarışta aynı cümleler. Peki pes mi ediyoruz? Hayır. Ankaradan gelen yarışmacılardan biri olan Nermin hanımın (50’li yaşlarda) bisikleti sırtlayıp gittiğini görünce bizde gaza geldik, devam ettik yola. Herkes isyanlardaydı. O kadarki çamurun ‘’pes’’ dedirttiği bazı takımlar bisikletleri bir kenara atıp sadece kendilerini taşıyabildiler kontrol noktasına. Hakem yoksa zeki ve çevik olmak yetiyordu nede olsa! Biz ve bizim gibi takımlar altta, bisikletler üstte, noktayı alıp döndük asfalta. Ama çamurun çilesi bitmedi bir türlü. Çamur yüzünden ne teker dönüyor ne vites değişiyordu artık. Disk frenlerde problem yok ama V fren kullanıyorsanız özellikle yokuş aşağı inerken dikkatli olmak lazım. Tekerler çamuru atana kadar frenler tutmuyor.

Yavaş yavaş güneş yüzünü göstermeye başladı ve içimizi ısıttı. 2 gündür yumuşak bir hava vardı. Bazen yağmur çiseliyor, bazen güneş açıyordu. Tam yarış havası. Ancak yarıştan önceki 2 gün boyunca yağan yağmurlar toprak patikaları çamur içinde bırakmış. Bu da yarışın en zor etaplarının bu patikalar olmasına sebep olmuş. Yarış sırasında diğer takımlarla karşılaşmalarda kısa cümlelerle uzun konular konuştuk. Kiminin tekeri ard arda 3 kez patlamış. Kiminin zincir problemi var. Hatta bir arkadaşımızın tansiyonu öyle bir düşmüş ki ambulansla müdahale edilmiş ama şimdi durumu iyiymiş v.s.

Asıldık pedallara dere tepe düz gittik. Kaybolmamaya kararlıyız bu yarışta. Pusulayla haritayı her önemli noktada kontrol ediyorduk. Sırada en uzak nokta vardı. O da ne yine çamur. İnanmak istemiyorduk. Ama evet. Yine alabildiğine çamur. Yine ağrıyan kollar, kızarmış omuzlar, bitmeyen bir yokuş, yine bisiklet atanlar…Ve zımbaya ulaştığımız o kutsal an. ? Asfalta döndüğümüzde vatan toprağına hasret kalmış gurbetçiler gibi nerdeyse öpecektik asfaltı. Bir an önce gitmek istiyorduk ama bisikletlere söz geçmiyordu artık. Gitmiyorlardı. Vıcık vıcık çamur her yerlerine girmişti. Üstüne birde bu çamur güneşte kuruyunca iyice sertleşiyor, bisikletin bir çeşit felç geçirmesine sebep oluyordu. Mecburen mola verdik. 20 saatlik toplam yarış süresinin tek molası bu oldu . Çeşme başında tekerleri, fren ve zincirleri yıkadık. Artık tek derdimiz sevgili MTB’lerimizin bizi yarıyolda bırakmadan finişe götürmeleriydi.

Her pedal basışta bisikletin her yanından korkunç sesler çıkıyordu. Öyle ki İlker’in bisikletinin içine kurbağa kaçmış da can çekişiyor gibiydi. Bu kurbağanın tek güzel yanı, köpekleri yaklaştırmıyordu bize. Uzaktan geldiğimizi duyunca kaçıveriyorlardı yoldan. Eva’nın iki ayak tırnağı sallanıyordu. Belli ki düşecekler. Daha önceki yarışta da bir tırnağı düşmüştü, alışık yani. J

Öğle sıcağında Acarkent orientering etabına ulaşıp bisikletleri bıraktık. Yeni harita ve sürpriz noktalar bizi bekliyordu. Çok yorgunduk. Yokuş yukarı çıkmak istemiyorduk. Vadinin dibine inerken alabildiğimiz noktaları alıp finişe gitmek tek hayalimizdi artık. Ekstra 40 dk veren ‘’zindandan kaçış’’ oyununun olduğu noktaya ulaştık. 5 dk da çözemezsen 10 dk ceza alıyordun. Denemeye değer bulup son 10 sn kala çözdük. Sonradan öğrendik ki sadece 3 takım kaçabilmiş zindandan. Bu bizi ayrıca mutlu etti. Birkaç nokta daha bulup havuz etabına ulaştık. Artık son dakikalardı. Hakem kuralları anlatıyordu. Bir kişi kenarda yönlendirme yaparken diğer takım arkadaşı havuzun dibine dalıp kartlarda yazılı soruları okuyacak ve doğru cevapları verdikçe yeni sorunun olduğu yere yönlendirilecekmiş. Teorikte kolaydı. Pratikte ?? 4 doğru cevap 20 dk kazanmak demekti. Hemen vakit kaybetmeden İlker havuza atladı. Mayo mu? Ne mayosu? Çantayı, ayakkabıyı fırlattı, atladı suya. Sorular ilkokul matematik soruları. Ama yarışın 20. saatinde yorgunluktan beyne giden oksijen miktarı azalınca cevaplamak zorlaşıyor. Havuz etabını bitirmek 5 dk bile sürmedi. Özelikle son soruyu cevaplama süremiz üzerine alkış aldık hakemlerden. Soruları en hızlı çözen takımlardan biri olmanın gazıyla finişe koştuk.

Ve Finiş… Herşey bitmişti. Ama İlkerde hala biraz enerji kalmış olacakki, Macera Akademisinin gösteri amaçlı getirdiği tırmanma duvarına çıkmadan rahat edemedi.

Birçok arkadaşımızı finişte görmek güzeldi. Yeni arkadaşlıklar kurduk, sohbet koyulaştı. Herkes başından geçenleri anlattı. Bu yarışın en önemli farkı bize Coliseumda duş, sauna ve hamam olanağı sağlamasıydı. Hemen yıkanıp ak pak çıktık duştan. Çok daha iyiydik artık. Üstüne ikram edilen sucuk ekmek ve sıcak şarap süpperdi. Tüm yorgunluğumuzu unuttuk. Sürprizli geçen ödül töreninin ardından malzemelerimizi toplayıp ayrıldık Coliseumdan.

Bir sonraki yarış yaklaşıyor, hazırlanmak lazım yeni maceralara… Her yarış bir Dejavu’dur aslında…

Team DEJAVU
H. Eva BURGAÇ & İlker BURGAÇ



Geçmiş yarışlar hakkında daha fazla detay ve fotoğaf için tıklayınız.

Bütün raporlar için tıklayınız

 
footer macera akademisi
tasarım ve uygulama :. fotovizyon