|
|
Kayıtlara yetiştik |
Teknik toplantı |
Harita hazırlıkları |
Starttan önce son rötuşlar |
Coliseum start |
Bisiklet hazırlıkları |
Bisiklet start |
İlk gün, hedef 2 |
Dümdüz duvar |
Güldüğüme bakmayın |
Kano etabı |
Karar süreci |
Kampa varış |
Kampta |
İkinci gün varış |
Sertifika ve mutlu son! |
4.Trophy Coliseum by Macera Akademisi Macera Yarışı Nermin Fenmen, Mayıs 2009 Bir macera yarışı da burada bitti... Trophy Coliseum’a katılmayı istemekle bitmiyor, macera çok öncesinden başlıyor. Canım orta parkuru denemek istiyor ama önce ortak bulmak lazım. ODTÜ Orienteering takım arkadaşlarımızdan Caner ile son dakikada ortaklık kurduk, ortaklığın en zor aşaması olan isim bulma konusunu da hani Coliseum oluyor da bizimki niye olmasın misali Latince “azimli ve kararlı” anlamına gelen Destinatus şeklinde belirleyerek hallettik ve formlarımızı en en en erken erken kayıt son tarihi olan 20 Nisan’a yetiştirdik. Ardından eksikleri tamamlamak için birlikte bir alışverişe çıktık. Bisiklet malzemeleri için Ankara’da YİBA Çarşısı’nı önerdi arkadaşlar. Çok birşey bulamadık orada. Esnaf da bir alem. Adam oturuyor orada elinde sigara fosur fosur. Duman perdesi arasında Caner adamın kafasının üzerinde duvarda asılı duran kaskı nasıl gördü ve beğendi bilmiyorum. Adama “şu kask” diyorsun, adam hiç oralı değil, kıpırdamıyor bile oturduğu yerden. Vazgeçtik YİBA Çarşısı’ndan. Scott Bayii Erdoğanlar Bisiklet’i önerdim Caner’e. Geçen yıl ben oradan çok hesaplıya kask, kilometre saati almıştım. Oraya gittik. Ne sorsak ateş pahası. Benim 25 TL’lik kaska 25 Euro, benim 18 TL’lik km saatine 18 Euro deyince uyandım ki geçen yıl benim aldıklarımı adam yanlışlıkla TL üzerinden vermiş. Bu yıl adam uyanmış, bir Euro tutturmuş ki gram aşağısına inmiyor. Peki. ODTÜ Open’da bize sponsor olan Delta Bisiklet’e gittik onun üzerine. Patlayan lastik içine fışkırtılan köpüklerden aldık, hem lastiği yamıyor hem de şişiriyor (denemeye gerek olmadı, o nedenle iyi birşey mi bilmiyorum). Caner’in malzeme ihtiyacı epey çoktu. Ben de bir kenarda sıkılmamak için “bisikletlerde ödeme koşullarınız nasıl” gibi birşey sordum oradaki adama öylesine sohbet olsun diye. Ve birden kendimi yeni bisikletimin sele ayarını yaparken buldum (eski bisikletimle katılmış olsam asla çıkaramazdım sanıyorum orta parkuru). Neyse, büyük gün gelmişti. 10:00 olarak ilan edilen teknik toplantıya yetişmek için Ankara’dan çevre yoluna çıktığımızda saatler 05:30’u gösteriyordu. 06 plakalı 96 model Opel’in arkasına bağlı iki bisikletle Cherokee’leri, Mercedes’leri solluyor, yoldaki 34 plakalı araçların moralini bozuyoruz sabah sabah. Colesium’a vardığımızda saat 09:30. Yetiştiğimiz için mutluyuz. Haritalar ve koordinatlar dağıtılıyor. Ders 1: Hedeflerin tümünü harita üzerine işaretlemekle zaman kaybetme. Sadece birinci günün hedeflerini işaretleyip kalan zamanı haritayı yalıtmak için kullan. Ders 2: Naylon poşet içine koymak, haritayı yalıtmak anlamına gelmez. Ders 3: Haritayı adam gibi yalıtmayacaksan bisiklet parkuru bir renk, yok efendim koşu parkuru başka renk fosforlu kalemlerle gidiş yönünde oklar vb süsler eklediğin, üzerinde ince ince düşünülmüş rotalar çizmenin anlamı yok. O değerli zamanı haritanı yalıtmak için kullan. Caner’in boynuna TOFD boyunluğunu takıyoruz ve Coliseum’un içinde attığımız koşu turunu tamamlıyoruz. Koşu bir yerde ısınma niteliğini de taşıyor ve iyi geliyor. Boyunluğu özenle çantamıza yerleştiriyoruz, bisikletleri alıp ince ince yağan yağmurun altında ilk hedefe doğru gitmek için dakka bir gol bir, yanlış yola sapıyoruz. Bizim düştüğümüz hataya çok kişi düşmüş, çok sayıda takım az ileriden U dönüyor, biz de dönüp hedefimize doğru pedallere basıyoruz. İkinci hedefimize kadar çok başarılıyız. Hava da açmış, güneş bir yandan, toprak kokusu bir yandan, ormanın içinde bisiklet sürmek de çok keyifli. Derken harita elimde, derenin içinden geçerken düşüyorum. Harita poşetin içinde ama nasılsa içeri su sızmış. Önce poşet buğu yapmaya başlıyor. Atıyoruz poşeti. Ardından fosforlu kalemle yaptığımız rotalar yokoluyor. Fi zamandan kalma bir rota gidiş yönü okunu 3 gibi görüp dakikalarca güzergah üzerinde bomboş bir alanda yol kenarında 3. hedefin merdivenini arıyoruz. Nice sonra kendimize gelip yukarıya, asfalta vuruyoruz kendimizi. Harita artık Caner’de. Süklüm püklüm Caner’in arkasından geliyorum. Nasıl düşürürüm haritayı derenin içine, fosforlu kalemle işaret koymak da nereden çıktı zaten, siyah renkli asetat kalemi neyine yetmiyor, ok mok çizmenin ne gereği var haritanın sağına soluna... Neyse, 3. hedefe gideceğimiz yol belli artık, hızla pedallere basıyoruz. Caner iki elini bırakıp harita okuyor bisikletle giderken. Süper... Derken böyle bir anda yolun boylu boyunca kazılmış olduğunu görmediğinden çok kötü düşüyor. Yanına koşuyorum ki kolunu tutuyor dirseğinden. Eyvah diyorum, kolu kırılmış olmasın? Sonra kolunu gerip dirseğine bakınca anlıyorum ki kırık değil. Sadece biraz sıyrılmış. Ancak bisikletinin gidonu dönmüş, ön tekere paralel duruyor. Hemen tekeri iki bacağımın arasına alıp gidonu düzeltiyorum ortağıma moral olsun diye. Oysa sonradan konuştuğumuzda bisikletinin halini görünce zorunlu mola vermemiz gerekeceğini düşündüğünü, ben cırt diye gidonu düzeltince o an moralman çöktüğünü söyledi sevgili ortağım. Yola devam etmeye hazırız. Üçüncü hedefimize giderken yol kenarında bisikletlerinin tekerleri sökülmüş bir takıma önemli birşey olup olmadığını sormak için yavaşlıyoruz. Sadece lastikleri patlamış, geçmiş olsun diliyoruz. O arada müjdeyi veriyorlar: İp inişi ve kano etabı başlangıcı 18:00’e kadar uzatılmış, koşu hedeflerinin de üçü iptal edilmiş. Birinci günü zamanında tamamlamak için şansımız hala var. Yola devam. İp inişine geliyoruz. Bende yükseklik korkusu olduğundan aşağıya bakmamam lazım, donar kalırım. Nitekim bunda da öyle oldu. İlk adımı atmak için ayağımı nereye koyayım diye gözucuyla bir bakıvereyim dedim ki o da ne: dümdüz duvar. İp inişinden sorumlu sevimli arkadaşla pazarlık başladı: - Ben inemem buradan, beni yukarı çekin. - Geçen sefer de öyle demiştiniz (Yeniay MAY 2008), pekala inmiştiniz. - Tamam da onda aşağıya bakmamıştım, şimdi aşağıya baktım ve dümdüz duvar var. - Duvar dümdüz değil. Aşağıda bir çıkıntı yapıyor. - Tamam da... Tartışma bir süre bu minvalde sürdükten sonra tekrar denemeye karar veriyorum ve aynen söylendiği gibi pekala da iniyorum. Hemen kanomuza koşuyoruz. Caner arkada, ben önde asılıyoruz küreklere. Önce Riva deresinde bir 3,5 km kadar akıntıya karşı çekeceğiz. Dönüş daha kolay olacak diye avutuyoruz kendimizi. Arada bir kano ağırlaşıyor. - Caner sen çekmiyorsun galiba? - Hocam çok yoruldum, kollarımda derman kalmadı. Bırakırsan akıntı bizi geri götürür bak diye korkutuyorum. Can havliyle asılıyor Caner küreklere. Hedefimizi alıp dönüyoruz. Sıra koşu noktalarında. Fakat öncesinde önemli bir işimiz var: Caner ile sabah teknik toplantı öncesi Coliseum’da yediğimiz birer poğaça dışında sabahtan beri birşey yemediğimizi farkediyoruz ve orada bir bakkala giriyoruz. Gofretin daha parasını ödemeden neredeyse bütün olarak ağzımıza tıkıştırmamız ne kadar acıktığımızı gösteriyor. Ders 4: Arada susamayı beklemeden biraz su içmek kadar acıkmayı beklemeden birşeyler yemek de önemli. Saat 19:00’a geliyor. Bir süre sonra hava kararacak. Gitmemiz gereken üç koşu noktasından uzak olan ikisine gitmemeye karar veriyoruz. Denize kuşbakışı manzaralı yoldan keyifli bir koşu ile gitmeye karar verdiğimiz tek noktayı alıp dönüyoruz. Bisikletlerimizi alıp son bisiklet hedefini de atlamaya karar verip kampa doğru yola çıkıyoruz. Kampa doğru gelirken Caner müjdeyi veriyor: Haritamız artık lime lime, kat yerlerinden parçalanmış. Açıp gösteriyor ki haritanın orta yerinde muhtelif bölgelerde artık harita yerine kocaman delikler var. Gülüyoruz, ne yapalım. Kampa alacakaranlığın son demlerinde varıyoruz. Resmi varışımız 20:19 olarak geçiyor kayıtlara. İlk iş zavallı haritamızı açıp kurumaya bırakmak. Sonra çadırımızı kurup üzerimizi değiştirmek. Ama öncesinde iyi bir esnetme yapıyoruz, ağrıyan kaslarımıza iyi geliyor. Organizatörlerin eşya taşımaktaki lojistik organizasyonları çok güzel. Coliseum’da paketlediğimiz ve üzerine numaramızı yazdığımız çuvallarımızı buluyoruz ve işe koyuluyoruz. Coliseum’dan çıkarken ertesi gün sabah kahvaltısı için aldığımız kek ve sütler ile benim kuru ayakkabılarımı çuvala yerleştirmemiş olduğumuzu farkediyoruz. Haydi kahvaltı kolay, sabah bir bakkala uğrar alırız birşeyler de yatana kadar ıslak ayakkabılarla dolaşmak... Ne yapalım, akılsız başın cezasını ayaklar çeker... Köfte-makarna-salata-elma-meyve suyu’ndan oluşan akşam yemeğimizi silip süpürüyoruz. Orta pakurun diğer takımları da geliyor yavaş yavaş. Çoğu gidilmesi gereken noktaların tümünü tamamlamış. Yapılan teknik toplantıda yarışı bırakmak isteyen de çıkmıyor, özellikle karnımız da doyunca ertesi güne daha bir hevesli hissediyoruz kendimizi. Artık kurumuş olan haritamızın başına geçiyoruz. Önce bir sonraki günün koordinatlarını haritamıza yeniden işaretliyoruz. Rotalarımızı belirliyoruz. Haritamızın kocaman delik olan kısımlarında hedef yok diye seviniyoruz. Ardından haritamızın iki yüzünü de boydan boya koli bandıyla yalıtıyoruz. Yalıtma sırasında kopmaya çalışan minik harita parçalarını da can havliyle yakalayıp tırnaklarımızla açıyoruz, yerlerine yapıştırıyoruz. Artık sıra uykuda. Sabah çıkışlar 05:30’da olacağından saatimizi 04:30’a kuruyoruz. O gece yorgunluktan mı, yoksa kaztüyü uyku tulumunun verdiği sıcaklıktan mı bilemiyorum, hayatımda ilk kez bir çadırda kafamı koyuyorum ve deliksiz bir uyku ile sabah çalar saatimle uyanıyorum. Çadırımızı topluyor, eşyalarımızı yine taşınmak üzere çuvallara koyuyoruz ve bisikletlerimizle yollara düşüyoruz yeniden. Bu kez de bir çamur deryası ile savaşmak zorundayız her hedefte. Bisiklet etaplarında kural, yarışmacının bisikletinden ayrılmaması. Hatta sırf bu nedenle hedefler, kayalık, çalılık gibi bisikletle ulaşılamayacak noktalara değil, yol üzerine konmak zorunda. Hedefler yol kenarında olmasına yol kenarında ama asfalttan ayrıldığınız anda bisiklet etabı halter etabına dönüşüyor. Kah sırtlıyoruz, kah sürüklüyoruz bisikletlerimizi. Ayaklarımız kayıyor, çamurun içine düşüyoruz bisikletlerimizle. İlk hedefe gidip dönerken yol üzerine bırakılmış bisikletler görüyoruz. Bir-ikisinde takım numaraları alenen görünüyor da birinde takım numarasını gösteren levha yukarı doğru bükülmüş, karşıdan gelene okunmuyor. Çevirip numarasına bakmak geçiyor içimden ama geçip gidiyorum yanından. Kasıtlı ise bu takım kuralları bildiğini kanıtlamış oluyor böylelikle. Canımız sıkılıyor. Ortağım Caner ile bisikletlerimizi sürüklemeye çalışırken bir yandan bunu yapsak ve dereceye girsek, herkes de bizim bisikletlerimizi yolda bıraktığımızı bilmiş olsa, bunun ayıbı bize yeterdi muhabbeti yapıyoruz. Bu etaplarda ben yeni bisikletimle katıldığıma çok seviniyorum. Bir kere bisiklet hafif. İkincisi, disk fren olduğundan çamur sıkışmasının yarattığı tehlike yok. Caner’de sorunlar çıkmaya başladı. Zincir sık sık atıyor, vitesler geçmiyor. Sık sık çeşme başlarında mola verip Caner’in vites çarklarını temizlemeye çalışmak durumunda kalıyoruz. Çamurla mücadele dışında fazlaca bir sorun olmadan 3 hedefimizi tamamladık. Sıra 4. hedefe geldi ki o da ne: Asfalttan ayrılacağız, şose bir yola sapacağız. Sonra ileriden sola bir sapak var. Var da haritada gerisi yok!! Sapaktan sonra, hedefe kadar olan kısım bir önceki gün kat yerlerinden birine gelmiş ve haritanın o kısmının yüzeyi kalkmış, bembeyaz kağıt var o kısımda, alacakaranlık kuşağı misali. Sapağa kadar geldik ki büyük şans: Az ilerimizde Dejavu Takımı çamurun içinde ilerlemeye çalışıyor. Kendimizi zorlayıp onlara yetiştik. Bir süre birlikte çıktık yokuşları. Artık her tarafında çamur topaklandığından bisikletin tekerlekleri, yokuş aşağı bile ittiğinizde dönmüyor. Elimizle çamurları almaya çalışıyoruz, ancak kadar bir mesafe idare edebiliyor, sonra yeniden duruyoruz. Bir ara o kadar yoruluyoruz ki bisikletlerin birini iki kişi çıkarıyoruz yokuşun tepesine, onu bırakıp dönüp diğerini alıyoruz. Bu arada yine yol kenarlarına bırakılmış bisikletler, en azından rotamızın doğru olduğunu onaylıyor. Arkadaşlar kısa parkura çıkmış galiba diye espri yapıyorum yürüyenleri gördükçe. 4. hedeften sonra yine bir bakkalda durup kendimize ödüller alıyoruz. Yiye yiye yola koyuluyoruz yeniden. Artık son hedefimize yaklaşıyoruz. Uzun bir yokuş var asfaltta, çık çık bitmiyor. Caner sessizliği bozuyor bir ara: - Hocam ben birşey diyeceğim. - Söyle. - Diyorum ki 5’e hiç gitmesek. - 5 yolumuzun üzerinde ama. (avutur muyum çabası) - Tamam da yokuş var. - İniş o. (kandırır mıyım çabası) - Tamam da aynı yokuştan çıkmak gerekecek. (kandıramadım) - Hele bir sapağa gelelim de düşünürüz. Sapağa geliyoruz. - Hocam gitmeyelim. - Peki. Asfalttan devam ediyoruz Acarkent’e doğru. Bisikletlerimizi Acarkent girişinde bırakıyoruz. Sırada Acarkent içinde herbiri farklı puan değerindeki hedefleri toplamaya yönelik orientiring etabı var. 15:30’da süremiz bitiyor ve saat şu an 13:45. Hemen koşmaya başlıyoruz. Haritada evler arasında geçit olarak gösterilen kısımları adam çit çevirmiş, çiçek bahçesi yapmış, geçemiyorsun. Yaya yollarına dayanmayan rota değişiklikleriyle birlikte iyi bir orientiring ile oldukça yüksek puan topladık. Havuz etabına geldiğimizde 12 dakikamız vardı. Havuz etabına katılıp kılpayı diskalifiye olmaktansa 20 puanımızı feda edip varışa koştuk. Saatler 15:23’ü gösteriyordu. Coliseum’da bankoya yanaştım. Tepeden tırnağa çamur içindeydim. Bu halimle alacak mısınız beni hakikaten duşlara diye sordum. Güleryüzle sadece galoş giymenizi istiyoruz dediler. Duş çok iyi geldi. Ardından sucuk-ekmek, sıcak şarap, ödül töreninde arkadaşlarımızı alkışladıktan sonra yeniden yola düştük, bu kez Ankara’ya dönüş yolculuğumuza başladık. Gece 01:30 gibi vardık Ankara’ya. Çamur içindeki bisikletimi salonun ortasına bıraktım (iyi ki bizim evde anne olan benim diye bir kez daha şükrettim) ve kendimi yatağa attım. Güzel bir macera idi. Bir sonrakini hevesle bekliyorum. Team DESTİNATUS Nermin Fenmen – Caner Erdem Geçmiş yarışlar hakkında daha fazla detay ve fotoğaf için tıklayınız. Bütün raporlar için tıklayınız |
![]() |
![]() |
||||
| tasarım ve uygulama :. fotovizyon |
|||||